Akıllı, deliye konuşturur!

Deli deyip geçmeyin, akıl hastanesinde bir muhabirin akıl hastalarıyla yaptığı röportajda, bir akıl hastasının "yaşam nedir" sorusuna verdiği cevap:
"Yaşam, ölmeyi hak etmek için Allah'ın verdiği süredir."
Hadi, elli akıllı bir araya gelsin de bu cümledeki derin anlamı anlatsın, anlatabiliyorsa!

Sadece akıl hastalıkları hastanelerine değil; en azından farklı düşüncenin farklı düşünce olduğunu anlamak için bile her yere bir deli lazım diye düşünüyorum.
Kolaya kaçıp deli dediklerimiz aslında hayatımızın güzel sevimli rengidir.
Üniversite okurken bizden yaşça büyük, ateist bir abim vardı. İnancı olmasa da çok tuttuğum hala aklıma geldikçe güldüğüm, atasözü ağırlığında bir sözü vardı:

"Tanrı, deli dağıtırken çok adil davranmış hak geçirmeden her köye bir tane göndermiştir."

Yaşantım ve gittiğim köylerde bu cümlenin doğruluğunu tecrübe etmişimdir; gerçekten her köyün bir delisi vardır.

Hepsinin de ortak bir adı vardır. Ortak adını tahmin edin?
Tabiki, "Köyün delisi"

Rabbim, bunu yaparken deli dağıtımı yaparken, nüfus yoğunluğuna göre orantısal dağıtımı da kullarından esirgememiş.

Nüfus yoğunluğu hesabına göre veya kontenjan fazlalığından da olsa gerek, bir köyde iki deliye bile rastladığım oldu ama inanın, bir ülke iki kralı kaldıramaz ama; koca köy iki deliyi kaldırsa da, iki deli birbirini kaldıramıyor.
Her zaman birbirlerine ayakkabılarının ipini bile bağlarken bile teyakkuzda olmak zorunda.


Bu yüzden;
Bir köyde iki deli köye köylüye değil;
İnanın iki delinin en azından birine veya ikisine birden eziyet.

İki delinin karşıya geldiğini düşünün, delilik standartlarına göre iki delinin yaptığı herşey normallik ölçütü seyredenlerin ölçütüne göre normal veya anormal oluyor.
Peki,
Anormallik arayan güya normal insanların, arayıpta bulmak istediği, bulunca da sevindiĝi anormallik mi normal!

İyi de, anormallik normalse;
delinin anormallik olarak yaptığı normallik olarak görüldüğünde;
yaptığı delilik, emeğine haksızlık ve o emeği harcayan deliye haksızlık değil mi?

Bizzat şahit olduğum bir olay;
Ege'nin bir kasabasında iki deli yolun İki deli karşı karşıya gelecek şekilde yolun kenarlarına geçmişler. Birinin elinde ufak bir bıçak, diğerinin elinde ise kemer, etraflarında da birbirlerine kışkırtmak için ikisine de gaz ve sufle veren kalabalık.

Etrafındakilerin verdiği sufle eşliğinde birbirlerini bulunduğu yere çağırıp posta koymalarına, tehditkar şekilde, kemer, bıçak göstermelerine rağmen hiç yerlerinden kıpırdamayan delilerin başrol olduğu, nedenini delilerin bile bilmediği olay bir süre devam ettikten sonra bu kadarcıkla kapandı.

Başkasının söylediğini söyleyecek, karşıdan bıçak, kemer gösterecek kadar deliler ama birbirlerine saldırmayacak kadar da akıllılar.

Ama, deki diye geçiyor o ayrı da;
Peki, onları durduk yere birbirine sokmaya çalışanlar ne oluyor?
Olayı, neşe içinde seyredenler ne oluyor, bu kişilerden biri de bendim, peki ben ne oluyorum?

Delilik istediğini söyleme özgürlüğüdür; akıllı olanın sufle vererek istediğini söyletme mercii değildir.
Deliye istediğini söyleyebilirsin; deli de istediğini söyler o ayrı da; ama istediğinizi yaptıramazsınız.

Ayrıca delilik bir ayrıcalıktır;
Söylediğinin ve yaptığının da en başta hukuki sorumluluğu yani cezai ehliyeti yoktur.
Olmuş olsaydı, delilik haklarına müdahale olur, bu da delilik yazısız kurallarına tezattır ki bu da kontakta sıkıntı oluşturup; bu deliye kadar etki eder, delinin delilik beyin devrelerini karıştırırdı.

Delilik, aslına bakarsanız büyük insanlığa da, insanlara da büyük bir hizmettir.
Akıllının söylemek isteyipte, duygularına, düşüncelerine; yapmak isteyip te yapamadığına; akılcılığa çoğunun kabul ettiği normalliğe muhalefet, çoğunluğun kabul ettiği aykırı fikir ve davranışlarına tercümandır.
Çoğunluk dediğimiz sınıf ise akıllı!
Peki çoğunluk deli olursa ne olacak, sorusunun cevabını da size bırakıyorum!

Delinin, hukuki sorumluluğu, yani cezai ehliyeti yok deyince aklıma yaşadığım bir olay geldi:

Sosyal medyada bir amcayla çok sert tartıştık, tartışmamızın sonunda: "Seni bulacağım ve vuracağım, silahım da var yirmi yıllık kapı gibi deli raporum da, bir gün bile hapis yatmam" dediğini (delirtmeme gerek yokmuş, zaten raporlu deliymiş.)
İki gün sonra tehdidinden pişman olduğunu, ilerki zamanlarda beni çok sevince; "Lan deli, buralara yolun düşünce bir gün önce haber veriyorsun hazırlık yaptıracağım ye, iç, misafirim ol sonra nereye gideceksen git," dediğini hoş bir anı olarak hala hatırlarım.
Vurmak istemek; ısrar ve samimiyetle misafir edilmek istemek;
Misafir edecek olan vuracağım diyen kişi ki zaten raporlu deliyim diyor (O kadar delirmiştim ki; tartışma esnasında karşısında olsam şarjörü üzerime boşaltırdı); vurulacak olan ben ve ilk fırsatta misafirliği kabul eden gene ben!
Bu delice tezatlığın yorumunu da size bırakıyorum.

Aslına bakarsanız insanlar birbirinden ya az çok akıllı ya da; delidir.
Günlük hayatta herkesin de tercrübe edebileceği gibi; kimin ne kadar ne olduğu da sizin bakış açınızla alakalı.

Ama, en çok sevdiğim ve dikkat ettiğim, genelde bana yapılan ama arada benim de yaptığım nedir biliyor musunuz?
Zeki ve normal bilinen insanların, kendilerine göre anormal insan veya insanlara, duygularını, gerek sözle, ifade ettirmesi.
Dediğim gibi, dostlar bilir, bazen de olsa fırlama yapıma engel olamam ben de yaparım.

Risksizdir, söyleten değil; söyleyen odak ve kabahatli hatta rezil olur.

Çok akıllıyım ya;
Ama genelde, bilerek ve isteyerek, kullanılan insan olarak riskli tarafta olurum.

Alın size yaşadığım bir örnek;
Ankara'da toplantıya davetliyim. Toplantı bitti, zar zor geç saatte garaja gelip otobüse bindim İzmir'e dönüyorum. Normalde gerekli önlemleri alırım ama bu kez, Ankara'nın soğuğundan otobüsteki sıcak hava şartlarına geçişteki gevşemeden de olabilir her ne sebeptense yola çıktıktan bir saat sonra fena sıkıştım.

Dayanamayacak duruma ramak kala, muavine ne zaman mola vereceğiz diye sordum.
Meğerse otobüs ekspresmiş, durmuyormuş ancak Afyon'da duracakmış. Afyon'ada bir değil, iki değil tam dört saat var.

Durumumu can havliyle anlatınca; "birazdan uyuyan şöför uyansın, şoförler değişmek için duracak o zaman rahatlarsınız" deyince, tam karşımda olan şoförün uyuduğu bölümün kapısına gözlerimi kilitledim.
Şöför, uzun bir süre sonra uyuduğu yerden çıktı, iki esnedi, yüzünü gözünü ovuşturdu, gerildi, tam uyandığında kendine gelme ritüeli bitti şimdi araba duracak değişecekler diye düşündüğümde yavaşça elini cebine sokup sigarasını çıkarıp nazikçe sigarasını yaktı iyi mi!

Keyifi keyifli sigarasını içerken ızdırabını belli etmeden ızdırap içinde ona da durumu anlattım.
Umursamış gibi görünse de umursamadı.

Ama gene de;
Gerek konuşurken, gerek sigara içerken "bu beni kurtaracak kahraman" der gibi, bakıyordum ki karısı o bakışlarımı görse, kelli felli, koca göbekli şoför kocasını benden kıskanırdı.

Bu arada otobüsün herkesin rahatça duyabileceği yerde tam ortada simetrik şekilde oturduğumdan konuştuklarım rahatça duyuluyordu.
Tıka basa dolu otobüsteki bazı yolculardan birkaçının bana kilitlenip; "Bu takım elbiseli, ceketine rozetleri iliştiren, saçları yaralı jöleli önemli adam görünümlü adam var ya, birazdan altına işeyip bütün karizmasınıyerle bir edip, yolculuk sonuna kadar o ezikliği kılcal damarlarına kadar yaşayarak yolculuğunu bitirecek," diye düşündüklerini hissediyordum.
Utanmaz ruhundaki, utanma duyusu uyansa da, yapacağım birşey yok:

Otobüsteyim kaçamam, otobüsün camına kafamı gömüp ızdırabımı saklayamam, koridor tarafındayım; yaşadığım ızdırabı düsünmeyeyim kafam dağılsın diye kendimle dalga geçen fırlama fırlama espiriler geliyor ama, iyice sıktığım kaslarım gevşer diye onu da yapamam.
Sıkışmanın yanında aynı zamanda da tam içerden ve dışardan bir sıkışmışĺık psikolojisi.

O muhteşem an nihayet geldi ve otobüs bir benzinlik girdi. Durmaya yakın kapının karşısında esas duruşta yerimi alıp, tam açılmasını beklemeden vücudumun sığabileceği yer kadar açılır açılmaz, en yakın adama adresi sorduğumda, Afşin şivesiyle tee oraa derken sol eliyle gösterdiği isaret parmağındaki tırnağın tam ortasının odak noktasını istikamet alıp minnet duygusuyla teşekkür edip fırladım.

Hızlı hızlı ilerlerken her tarafı beton olan zeminde yankıyı arttıran gecenin karanlığında benim ayakkabılarımın sesi haricinde, birçok ayakkabının sesi kulaklarımın dikkatimi çekti.

Seslerin geldiği yön olan arkama doğru dönüp baktığımda, otobüsün yarısının da; benim hızımda güdümlendiğim adrese doğru geldiğini gördüm. İçerde konuştuklarımı duymuş olduklarından kimseye sorma gereği de duymamışlar; bahsi geçen konuya da fazlasıyla hakim, gitmek istedikleri istikametin benim gittiğim yer olduğuna emin olduklarından, bana doğru bakarak direk beni takip ediyorlardı.

Cevabıni bilsem de;
İyi de, ben şoförün muavinin karşısında içimdeki atıl malzemenin verdiği baskıyla sekiz olup dert anlatmaya çalışırken benimle yarışan arkadaki kalabalığın niye sesi çıkmıyordu, sorusunu ister istemez kendime sordum.

Güzergah olarak kısa olsa da herhangi bir arızaya sebebiyet vermemek adına kafamı dağıtmak için olsa gerek;
aynı sıkıntıyı sadece benim çekmemiş olmanın verdiği hayvansı hissin verdiği gülümsemeyle, bana çok uzun gelen kısa yolda olayın psikolojisini sentezledim:

Birisi, bizim yerimize konuşuyor biz de konuşup kendimizi lanse edip rezil etmeyelim diye düşünüyor olsalarda otobüsün yarısı benim cebelleştiğim ürolojik sorunla cebelleşiyor; dertlerine tercüman edecek olan beni sessizce de olsa öne salıyorlarmış.

Bana farklı gelen bakışlar da; " hadi ne olur biraz daha ısrar ette biran evvel bu ızdıraptan kurtar" bakışıymış.
Meğerse telepatiyle de olsa;
Onlar akıllıydı, söyletmişlerdi; ben ise söyleyen!

Kendimi çok lanse edip, utanma duygumu yendiğimden dolayı istikamet belirlediğim menzile herkesten önce varmam; bu konuda da olsa öncü olup onca kişiyi arkamdan koşturarak; otobüsteki insanların ürolojik problemlerinin çözümüne vesile olmamdan dolayı duyduğum gurur; herkesten önce menzile ulaşıp beğendiĝim en manzaralı rahat yeri haketmem, ilk önce sıkıntısını giderecek olmak ta benim avantajım, tesellim oldu.

Otobüse bindikten sonra ki otobüsün kahramanı edasıyla yavaşça oturup, “Ne o le sesiniz çıkmıyordu ben olmasam..."diye başlayan kafamda intikam hırsıyla kurduğum cümleleri kurarken, sağa sola baktığımı altımında kuru olmasının verdiği rahatlıkla uykuya daldığımı; rahatlayan diğer yolcuların da aynı rahatlıkla benden önce uyuduklarını hatırlar gibiyim.

Olay yaşanmış bitmiş olsa da hala aklıma şu deli soru gelir:

Peki, ben konuşmasam, ısrar etmesem; benim halimi bırakın, onların hali ne olacaktı?

Onu da geçtim;
Peki otobüsün hali ne olacaktı?

Bunun cevabını da size bırakıyorum.

Ama konuşturulan bendim,

Akıllı deliye konuşturur sözünü odak alırsak;
Hadi, akıllının konuşturduğu köydeki deliye, köyün delisi diyorlar; bu durumda ben ne oluyorum?
Bu sorunun cevabını müsadenizle ben vereceğim:
Otobüste, küçük bir köyün nüfusu kadar insan vardı, adaletle dağıtılmış kontenjan bana düşmüş.
Dolayısıyla da;
Köydeki deli köyde ikamet ettiğinden köyün delisi oluyorsa; ben de kısa sürelide olsa olay esnasında otobüste ikamet ettiğime göre, ben de;
Otobüsün delisi!

Başkalarının dile getirmedikleri doğruları benim son olayda anlattığım gibi olmamak şartıyla;
Önden giderek sıkıntıyı, korkmadan, menfaat gütmeden, bütün saf niyeti ve doğallığı ile dile getiren delileri saygıyla selamlayıp; bu delice yazıyı sonlandırırken;
Hepinize, sağlık huzur diliyor; saygılar sunuyorum!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hasan Barın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Mavi Marmara Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Mavi Marmara Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Mavi Marmara Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Mavi Marmara Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.